31 Mayıs 2015 Pazar

Kobane'de yaşam

Savaşı süpüren kadınlar ve enkazdan bisiklet çıkaran çocuklar
Suruç’a gittiğim gün İnşaat-İş Sendikası üyeleriyle birlikte Kobanê’ye geçmeyi başardım. IŞİD’e karşı verilen savaşta yüzde 80’i yıkılan Kobanê sokaklarında geziyorum. Neredeyse her sokakta çocuklarla karşılaşıyorum. Görevim hasar görmüş binaları fotoğraflamakken, yıkık kentin ayakta duran çocuklarının büyüsüne öylesine kapılıyorum ki, nereden çocuk sesi duysam fotoğraf makinemin objektifini oraya yöneltiyorum. Oyun oynamak için topladığı kurşunları gösterirken ‘Kızacaklar mı acaba?’ diye korkuyla yüzüme bakan ve hızla uzaklaşan çocuğun o anını fotoğraflıyorum.

Kuşun kanadından korkmak
Yerde patlamamış bir havan mermisi görüyorum. Meydanda havan mermilerini görüyorum. Havan mermilerinin kuşun kanat çırpışına benzer bir sesi olduğunu, bu yüzden her kuşun kanat çırpışında insanların ürperdiğini öğreniyorum. Bizi gezdiren savaşçı, “Sesleri güvercinin kanat çırpışı sesine çok benzer. Çete her gün atıyordu. Kanat çırpma sesi duyduğumuzda yaralanmamak için yere atlıyorduk. Bir iki kere kuş çıktı” diyor. Aklıma Melih Cevdet’in dizeleri geliyor: “Bir çift güvercin havalansa…Yanık yanık koksa karanfil…”

Enkazdan çıkan bisiklet
Sonra harabelerin arasından bakan iki sevimli göz dikkatimi çekiyor. Gülümseyerek kardeşleriyle birlikte poz veriyor. Ardından yıkıntıların içinde iki çocuk daha görüyorum. Buldukları bisikleti enkazdan çıkarmaya çalışan çocuklar, işlerine o kadar yoğunlaşmışlar ki fotoğraflarının çekildiğinin farkına bile varmıyorlar. IŞİD çetelerinin, savaşın çaldığı çocukluklarını bir çöplüğe fırlatılmış halde bulmuşlar sanki. Geri almak istiyorlar…

Zaferin çocukları
Kobanê sokaklarında gezdikçe Kürt çocuklar çıkıyor karşıma, kimi zafer işareti yapıp gülümseyerek fotoğrafının çekilmesini istiyor, kimisi utangaçça gülümsüyor. Hava soğuk, yerler çamur içinde. Çoğunun ayakkabısının yok; bazısı terlikle dolaşıyor, bazısı yalın ayak. Su kıtlığı yüzünden yüzleri, üstleri kir pas içinde, tertemiz gülümsüyorlar…
Anneleriyle, ablalarıyla gezen çocuklar görüyorum, anneleriyle hiç yürüyüşlerini bozmadan zafer işareti yaparak poz veriyorlar. Harabelerin arasında oyun oynayanlar beni hiç fark etmezken, 4-5 yaşlarında bir çocuk yanıma geliyor. Kendince bir hediye vermek istiyor bana, elinde tuttuğu klima kumandasını uzatıyor.
Ölüm kokusu
Bu sırada cenaze konvoyuna rastlıyorum. Ölenin Kobanê’nin 60 kilometre ötesindeki cephede vurulan Mazlum Hüseyin olduğunu öğreniyorum. Bir aracı durdurup biz de konvoya katılıyoruz. O esnada IŞİD’lilerin traktörlerle taşınan cesetleri geçiyor yanımızdan. Bir taraftan düşmemeye çalışırken bir taraftan hareket halindeki araçtan fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Traktördeki kokmuş cesetlerden yayılan kesif bir koku ortalığı kaplıyor. Herkes ağzını kapatıyor. Traktör toprak bir yola sapıp gözden kayboluyor.
Cesetlerin nereye götürüldüğünü soruyoruz, ancak yanıt alamıyoruz.
“Şehid Namerın”
 Mezarlığa varıyoruz.  YPG’li Kürt savaşçı Hüseyin’in sarı, kırmızı, yeşil tabutu, zafer işaretleri ve “Şehid Namerın” sloganlarıyla omuzlara alınıyor. Sloganlarla ve zafer işaretleriyle hızla yürüyüp, mezarlıktaki bir katafalka tabutu koyuyorlar. Tabutun başında kısa konuşmalar yapılıyor, sloganlar atılıyor; alkışların ardından hızla, ölen savaşçı kazılmış mezarlardan birinde toprağa veriliyor. Öylesine sıradanlaşmış ki ölüm, yalnızca bir kadın ağlıyor. Ağlayan kadının elini tuttuğu küçük çocuk şaşırmış. Belli ki anlam veremiyor etrafında olanlara, fotoğraf çekerken yalnız o bana bakıyor.
En eski mezar birkaç aylık
Çevredeki mezarların en eskisinin dahi birkaç ay önce kazılmış olması dikkatimi çekiyor. Çoğu Arapça olan mezar taşlarına baka baka mezarlıktan çıkıyorum. Üzerlerinde savaşçıların cepheye katılış ve ölüm tarihleri yazıyor. Birinin cepheye katıldıktan yalnızca bir gün sonra öldüğünü görüyorum.
Mezarlığa bizi getiren araç galiba cepheye gidiyor. Başka bir araç arıyoruz. Boş tabutun da konduğu kamyonetin kasasında tekrar kente dönüyoruz.
Kadın yaşam özgürlük
Kobanê’de çocukların dışında sokaklarda en çok kadınlar var. Sokak başlarında omuzlarında silahlarla kadın savaşçıların nöbet tuttuklarını görüyorum. Fotoğraflarını çekmek istiyorum. Kimi gülümseyerek poz veriyor, kimisi istemiyor. Savaşı değil, kadın özgürlük mücadelesini konuşuyor olmaları dikkatimi çekiyor. Kadın eylemlerinde sıklıkla atılan “Kadın yaşam özgürlük” sloganı düşüyor aklıma. İşte o slogan burada adım adım gerçeğe dönüşüyor. Kobanê’de yaşam kadınların eliyle yeniden kuruluyor.
“Alt katta IŞİD…”
Kobanê’ye hâkim Miştenur Tepesi’ni yakından gören bir sokağa giriyoruz. Bizi gezdiren Hikmet Acun, oğlu Suphi Nejat Ağırnaslı'yı kaybettiği yeri işaretle gösteriyor. Bize tekrar tekrar bastığımız yerlere dikkat etmemiz, tuzaklaması bozulmuş bomba olabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor. Taş taş üstünde kalmamış evlerin arasından, uçaklardan atılan bombaların açtığı çukurlara gire çıka, barikatları aşa aşa yürüyoruz. Oda oda savaşılan evleri görüyoruz. Evet, oda oda! Hikmet abi tek tek anlatıyor: “Bu evde yoğun çatışma oldu, saatlerce, alt katta IŞİD, üst katta bizimkiler…”
Cesetler toplanamıyor
Tahmin ettiğimizden çok daha büyük Kobanê. Savaşılan mevzilerin yakınlığını gördükçe ve savaşçılarla konuştukça ne denli büyük bir mücadele verildiğinin daha fazla ayırdına varıyorum. Kimi yerlerden ceset kokuları geliyor; halen enkazların altında yüzlerce cesedin olduğu, iş makinelerinin cephede olması nedeniyle bu cesetlerin toplanamadığı belirtiliyor.
Savaşı süpüren kadınlar
Yıkık dökük binalar arasında, önünde, içinde insanlar gözüküyor. Kimi dükkanını onarmaya çalışıyor, kimi yıkılmış evinden eşyalarını çıkarıyor. Yaşlı bir kadın kurşun delikleriyle kaplı yanmış araçların ve evlerin olduğu sokakta evinin önünü süpürüyor. Adının Amina Diyar olduğunu öğreniyoruz. Fotoğrafının çekildiğini görünce yanımıza geliyor.  Evinin yanmış, yıkılmış olmasından, ekmek sıkıntısından, içecek su olmamasından şikâyet ediyor. Şartlar ne olursa olsun hayat rutinini devam ettirme azmi bizi etkiliyor. Yaşamın ölümle hiç olmadığı kadar iç içe geçtiği Kobanê’de zaman yaşam gibi, su gibi akıp gidiyor.
Veda zamanı…
Bir günlük izin süremizin sonuna yaklaşıyoruz. Kobanê’de tanıştığımız dostlarla, boğazım düğümlenerek, onları orada bırakmanın utancıyla vedalaşıyorum. Başka sözcük gelmiyor dilimin ucuna, ‘Görüşürüz’ diyorum. Klişe bir vedalaşma sözcüğü… Bu sözcüğün benim için bir daha gelme ihtiyacı açısından ne kadar anlamlı, ama ölümle her gün yüzleşen insanlar açısından ne kadar da anlamsız olduğunu düşünüyorum. Kobanê’ye bu düşüncelerle veda edip Türkiye’ye dönüyorum.

15 Aralık 2014 Pazartesi


Yatağan'da aslında ne oldu?
Muğla Yatağan Termik Santrali ve bağlı kömür ocaklarında 447 gündür süren direnişe “Sattırmayacağız” pankartlarının altında şube başkanlarının yaptığı konuşmalarla son nokta konuldu. Tes-İş ve Türk Maden-İş sendikası şube başkanları direnişi kazanımla bitirdiklerini iddia etti. Alkış olmadı. Homurdanmaların dışında sadece Kadir Balta adlı bir işçi sesini yükseltti ve “Kolay teslim oldunuz. Sattırdınız” diye bağırdı. Sonra da bana, “Rezalet. 446 gün direniş boşa yapılmış oldu. Sattılar” diye konuştu. Tüm işçiler aslında direnişin kazanımla bitmediğini biliyordu, aslında hemen hemen hepsinin içi buruktu, sessizliklerinden ve bakışlarından bu anlaşılıyordu. Ali Bayraktar adlı işçi gibi, “Yapacak bir şey yok. Destek yoktu. Burada yaratılan psikolojiye uymak zorunda kaldık” şeklinde dertleşme bağlamında hemen hepsi cümleler kuruyordu.
Çünkü direnişin başlangıç nedeni ve ana talebi özelleştirme uygulamasının önüne 1997 ve 2000 yıllarında olduğu gibi geçilemedi. Vergi rekortmeni, devletin en kârlı kurumlarından biri Yatağan Termik Santralı ve bağlı maden sahaları değerinin çok çok altına, birkaç yıllık gelirine 1 milyar 91 milyon dolara Bereket Holding’e bağlı Elsan Elektrik şirketinin eline geçti.
“Sattırmayacağız” diyen sendikalar ve işçiler 10 maddelik bir protokol karşılığında buna razı oldu. Kazanım diye sunulan protokol basından gizlendi. Ulaşmayı başardık. Basından neden gizlendiğini anladık. Anlaşmada, 4-C’ye geçiş serbestliği, asıl işte taşeron işçilerin iş yasalarına uygun şekilde çalıştırılması, devir tarihindeki işçi sayısının korunması, bir lojman ücretlerinin indirilmesi, Mart ayındaki toplu iş sözleşmesine kadar sözleşme hükümlerinin korunması, yöre halkından çalışan alınsın gibi basının kazanım olarak değerlendirmeyeceği maddeler yer almasıydı. Peki neden böyle oldu? Yatağan direnişi özeleştirmeye karşı ana talebinden neden vazgeçti, neden sendikacılar postu kurtarma derdine düşü?
Niye, Yatağan işçisinin 446 gün süren direnişi 1 Aralık’ta Özelleştirme İdaresi’nin Elsan Elektrik’le devir sözleşmesi imzalamasının ardından 2 gün içinde bitirildi, direnişe 3’üncü gün son nokta konuldu?
Cevap basit! Sol medyanın çok sevdiği direniş haberlerindeki abartmayı bir yana bırakıp Yatağan ilçesine gidip ilk gördüğünüz dükkana girdiğinizde veya en kolay bilgi alınacak yer kahvehaneye oturduğunuzda ya da santralin zehirli gazlarından etkilenen köylerden birine gittiğinizde neden özelleştirme uygulamasının durdurulamadığı konusunda fikir sahibi olurdunuz.
Birkaç gün önce Yatağan’a sabahın köründe indiğimde ilk konuştuğum ilçenin girişindeki çorbacıydı. Yatağan Termik Santralı ve bağlı maden ocaklarındaki işçilerle ilçenin bağlarının kopuk olduğunu, direnişin nedenlerinin ilçe esnafına dolayısıyla halka anlatılamadığını anladım. Kahve ahalisi, taksici, lokantacı da çorbacı gibi “İşçinin sorunu… Çok para alıyor onlar. Bizlerden alışveriş etmezler. Buranın halkını küçük görürler” şeklinde benzer söyledi.
Santrale gittiğimde de ise ümitsiz bir hava vardı. Tıpkı Yatağan Termik Santrali’nin zehirli gazlarından en çok etkilenen köylerden Şahinler Köyü sakinleri gibi… Köy halkı yıllarca imza toplamalarına karşın, davalar açmalarına karşın bir şey değişmediğini görmüş, en son ek tikleri ürünlerin ziyanından dolayı dava açmaları da engellenmeye başlanınca tarımı bırakmıştı. Gün geçtikçe daha az yağ veren zeytin ağaçları bir kalmıştı, artık domates, biber, soğan, patlıcan hatta mandalina pazardan alınır olmuştu. Ümitsizlerdi...
Santral işçilerinden çoğu gibi…. İşçilerin çoğunluğu 440’ıncı günlerdeki direnişin başarıyla sonuçlanacağından ümidi kesmişti. Santralin önündeki direniş alanında ilk önce sayının azlığı gözüme çarptı. Sordum, ‘işçiler santralde çalışıyor’ dediler. Gezdim ama orada da fazla kişi yoktu. Santralin 450 işçisinden en fazla 100’ü direnişteydi.(Bu durum 380 işçinin çalıştığı maden sahası için de geçerliydi. Maden sahasının önüne kurulu barikat ve içerilerde 100 kişi ya vardı ya yoktu) Direniş alanında olan işçiler arasında da önceki özelleştirme saldırıları sırasında mücadele deneyimi edinen birkaç işçi dışında devir sözleşmesinin imzalanmasına, çoğunluğu “bu iş bitti” tepkisi göstermekteydi. Yatağan’da 440’ncı günlerinde olan direnişe ve başlatılan işyeri işgaline geniş kitlelerin ilgi göstermemesi de işçilerin morallerini bozan etmenlerden biriydi. Gelen sınırlı sayıda destekçinin el sıkışıp, çay içip biraz oturduktan sonra el sıkaşarak gitmesi işçiler tarafında bir etki uyandırmıyordu. Hatta, şakayla karışık, “Cenaze kalktı, hoş geldiniz taziye çadırına” deniyordu. İşçiler ve Türk Maden-İş ile Tes-İş’in Yatağan Şubesi yöneticileri farklı illerde özelleştirmeye karşı eylemler yapılmasını, geniş kitlelerin tıpkı Gezi’de olduğu gibi çadırlarını alarak gelmelerini gelip kendileriyle birlikte direnmelerini istiyordu. İstiyordu ancak desteğe gelip de işçilerle birlikte santral ve maden sahası önünde sabahlayan iki elin parmakları kadar kişiyle de sohbet edildiği yoktu. İşçilerin çoğunluğu direniş ateşlerinin başında gruplar halinde oturuyor, yanlarına gelenlere şüpheli gözlerle bakıyor, sohbet edilmek istenildiğinde, direnişleri sorulduğunda konuyu değiştirip milliyetçi nutuklar atmaya başlıyordu. Bunda direniş alanındaki sivil polislerin tacizlerinin payı olduğunu ve işçilerin herkese şüpheyle baktığını yabana atmayalım. Tabii iletişim yeteneği olan üniversite öğrencilerinin bazılarının süreç içerisinde işçilerle ortak bir dil tutturabildiğini göz ardı etmeyelim.
Direnişin bitirilmesinin bir başka nedeni ise sendikal anlayışın sınırlılığıydı. Türk-İş’e bağlı AKP’ye yakın uzlaşmacı sendikalar Tes-İş ve Türk Maden-İş’in Yatağan yöneticileri haberlerden okunduğu ve söylemlerine bakıldığında muhalif kimlik sergilemekteydi. Ancak 10 yıllık yöneticilerdi, işçilerden konuştuklarım “Kendi adamlarını delege seçerler. AKP’yi eleştirirler ama sendikada muhaliflerin üstünü çizerler”diyordu.
Tes-İş Yatağan Şube Başkanı Fatih Erçelik’in benim orada olduğumu unutarak 2 gün önce gece direniş alanında işçileri direnişten vazgeçirmek için, “Biz işyeri terk etmeme eylemi yapıyoruz diyoruz da resmen işgal bu! Cezası 8 yıl. Devlet bize toleranslı davrandı. Sonuçta sabırları var. İşten atılan benden hesap sorar. Santrale gelenler bir şey yapsa bunun altından nasıl kalkarız? Bana kazandı da sattı da diyecekler. 4-C’ye geçişin uzatılması Yatağan direnişi sayesinde oldu. Evrensel, BirGün ‘sattı’ der” sözleri Türk Maden-İş Yatan Şube Başkanı Süleyman Girgin’in, “Müdahale olsa bizi kimse muhatap almaz” söylemleri şube başkanlarının sendikal kimliklerini ifade eder nitelikteydi. Türk-İş’in 13-15 bin TL civarında maaş alan yöneticilerinden de zaten düzgün bir sınıf duruşu beklenmesi hayalcilik olurdu. Tüm bu etmenler toplandığında işçilerin çoğunun sınıf kimliğini özümsememiş olması, ümitsizliği, uzlaşmacı sendikal anlayışın kısırlığı ve direnişin önce santralin çevresindeki halk olmak üzere geniş kesimlerce kabullenilmemesi ve karşıda arsız bir hükumet anlayışı direnişin kazanımla sonuçlanmasını imkânsızlaştırdı.
Sonuçta direniş bitirildi. Biterken de her pratikte olduğu gibi ardında deneyimler bıraktı. Yatağan direnişi 1980’li yıllardan bu yana sendikalı olan iş yerlerinde dahi sendikal eğitimin tabanda yer alan işçilere verilmediğini gösterdi. Bir direnişin başarılı olması için önce yöre halkının desteğini alınmasının sonra geniş kesimlerin desteğinin aranmasının gerektiğini ve kopan bağların örülmesinin şart olduğunu kanıtladı. Türk-İş sendikalarındaki uzlaşmacı yaklaşımın kılcal damarlara kadar işlediği ve bundan kurtulmanın uzun mücadeleler gerektirdiğinin yeni bir örneği oldu. İşçilerin 447 gün süren uzun soluklu bir direnişte dahi eğitimler olmadan işçi sınıfı kimliğiyle hareket edemeyeceğini belirledi. Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi verdiğini söyleyen güçlerin ana gündemlerinin işçi direnişleri olmadığı ya da geniş kesimleri harekete geçirmekten uzak olduğuna ve güçsüzlüklerine kayıt düştü.

3 Kasım 2014 Pazartesi


İŞ CİNAYETİ SONUCU ÖLEN ÇOCUK İŞÇİ İÇİN KÜTÜPHANE YAPTILAR

Türkiye’de ilk defa iş cinayeti sonucu ölen bir çocuk anısına kütüphane yapıldı. İş cinayeti sonucu geçen yıl 31 Ekim’de can veren Eren Eroğlu’nu arkadaşları unutmadı.  Tabela takmaya gönderildiği Özel Doğa Hastanesinde yüksek gerilim hattından geçen elektrik akımına kapılarak yaşamını yitiren çocuk işçi Eren Eroğlu’nun adını taşıyan kütüphane yapıldı. CHP İstanbul Zeytinburnu Gençlik Kolları üyeleri imece usülü kitap toplayarak Eren Eroğlu için Zeytinburnu İlçe Örgütü’nde oluşturdukları kütüphaneyi önceki gün akşam törenle açtı.
Çocuk kitaplarının, dünya klasiklerinin, Aziz Nesin’in, Uğur Mumcu’nun kitaplarının yer aldığı kütüphanenin açılış töreninde CHP Gençlik Kolları üyeleri Eren Eroğlu için besteledikleri şiiri de okudu.
Duygusal anların yaşandığı törenin sonunda Eren Eroğlu’nun ailesi gençlere örnek davranışları için teşekkür etti. Eroğlu ailesi Eren’in kitaplarını kütüphaneye bağışlayacağını açıklarken, CHP Zeytinburnu İlçe Örgütü Gençlik Kolları üyeleri de sorumlular hesap verene kadar iş cinayetleri davalarının takipçisi olacaklarına söz verdi.
ARANAN ADALETİ BULSAYDILAR BELKİ ERMENEK OLMAYACAKTI


İş cinayetlerinde yakınlarını kaybedenler, iş cinayetlerine dikkat çekmek, iş cinayetleri davalarındaki gelişmeleri aktarmak için  35’nci Vicdan ve Adalet Nöbeti’nde Taksim’de buluştu. Nöbete ve nöbet öncesi yürüyüşe duyarlı yurttaşlar da destek verdi. Sabiha Görün isimli bir yurttaş yürüyüş ve nöbet sırasında gözyaşlarını tutamadı. Görün, “Her gün haberlerde izleyemeye yüreğim kaldırmıyor. Destek vermek için buraya geldim. Oğlum iktidarın bir şey yapacağı yok. Biz bu cinayetleri böyle tepki göstererek önleyebiliriz”dedi.
Taksim Tramvay Durağı’nda biraraya gelen yurttaşlar burada beklenen bir tepkiyle karşılaştı.  Sivil polisler Vicdan ve Adalet nöbetine katılmak için bekleyen yurttaşları itekleyerek Fransız Konsolosluğu önüne sürükledi. Polislere  “Size de bir gün adalet lazım olur. Utanmıyor musunuz işçi ölümleri artarken bize böyle davranmaya”  şeklinde tepki gösterdiği duyuldu.
Fransız Konsolosluğu’ndan “İş kazası değil, cinayet” yazılı pankartın ardında kortej oluşturan vicdan nöbetçileri, ellerinde iş cinayetlerinde ölen işçilerin adının yazılı olduğu dövizlerle Galatasaray Meydanı’na yürüdü. Galatasaray Meydanı’nda aileler adına açıklamayı 31 Ekim 2013’te Özel Doğa Hastanesi’ne tabela takarken yüksek gerilim hattından geçen elektriğe kapılarak 17 yaşında iş cinayeti sonucu yaşamını yitiren Eren Eroğlu’nun ustası Nazmi Aktaş okudu. Kendisini çocuk işçi Eren Eroğlu’nun abisi olarak tanıtan Eroğlu ailesinin cinayet gününden bu yana en yakın destekçisi Aktaş açıklamada şunlara dikkat çekti.
“İş cinayetleri davalarında bir çok eksiklik görülüyor.Savcılar gerekli incelemeleri yaparak, düzgün iddianemeler yazmıyor.Denetim görevini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin yargılanmasında kaçınılıyor. Bilirkişi raporlarında açıkça işverenler kayırılıyor. Davalar çok uzun sürüyor, iş cinayetlerinde yakınlarını kaybedenler duruşmalara git gel yılıyor. Duruşmaları takip edemiyor. Çoğu dava sonunda düşük oranda cezalar çıkıyor, kusurlu olan kamu görevlileri yargılanmadan görevlerini yapmaya devam ediyor. İş cinayetlerinin önlenmesi için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı. Kusurlu kamu görevlilerinin yargılanmasının ve denetimin önü açılmalı. Bilirkişi raporları tarafsız şekilde incelikle hazırlanmalı. Sendika üyeliğinin önü açılmalı, taşeron çalışma düzenine son verilmeli…”
Açıklamanın ardından Karaman Ermenek’te yakının toprak altından çıkarılmasını bekleyen madenci yakının ses kaydı dinletildi. Bu sırada gözyaşlarının tutulamadığı dikkat çekti. Ardından 35’nci Vicdan ve Adalet Nöbeti’nin röportajcısı gazeteci Merve Erol ailelere söz verdi.

SAVCIDAN KAMU DOKUNULMAZLIĞI
Eren Eroğlu’nun ailesi, ilk duruşmada savcının yazdığı iddianame nedeniyle kamu görevlilerinin yargılanmasının önünün kesildiğine dikkat çekti. Tüm sorumlular yargılanana kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söyleyen aile fertleri 13 Kasım’daki ikinci duruşmaya yurttaşları davet etti.
Ankara’da Ostim-İvedik patlamasında yakınlarını kaybedenler, davanın 3 yıldır bitmediğine dikkat çekti. Savcının 9 Aralık’taki duruşmada mütalaa vermesini beklediklerini söyleyen Ostim-İvedik davasında adalet arayanlar, “Patlama sonrası mücadelemizle ilgili bir belgesel yapıldı. ‘Sonu yok’ diye tepkiler aldık. Dava bitmiyor ki sonu olsun! Adalet bize soğuk. Biz işverenlerin tarafına da soğuk olmasını, tarafsız olmasını istiyoruz. Adaletin saraylarda  olmaması lazım” diye seslendi.

İŞVEREN BİLİR KİŞİLİĞİ
İş cinayetlerinde yakınlarını kaybedenlerin gönüllü avukatıyken, Soma faciasında 2 kuzenini kaybeden Berin Demir’de, “Bilirkişi raporları canımızı çok yakıyor. İçlerinde işverenlerin işine yarayacak şekilde çarpıtmalar, yanlış bilgilendirmeler yer alıyor. İşverenlerin kusurlarını hafifleten, ölen işçilerin kusur oranlarını yükselten raporlar hazırlanıyor. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bu durumla ilgili randevu talep ettik. Bizi kabul ettiler. Üniversitenin meziyetlerinden, Türkiye’de var olan mühendisliğin altyapısının İTÜ’ye borçlu olduğundan bahsettiler. Üniversitelerdeki akademisyenler hazırladıkları bilirkişi raporlarıyla, sırf biraz daha yüksek ücretler alma kaygısıyla işverenlere hizmet ediyorlar. Kabul edilemeyecek bir durum. Bilirkişi raporları incelikle hazırlanmalı”dedi.

DOĞAN HOLDİNG’İN İKİ YÜZÜ
Gazeteci Cem Emir’in ailesi şunları söyledi: ” Ermenek’le ilgili Doğan Holding’e bağlı CNN Türk’ün yaptığı habercilikten övgüyle bahsediliyor. Ağabeyim Doğan Haber Ajansı’nda çalışırken haber için gittiği Van’da Bayram Otel’in enkazının altında kalarak can verdi. İşveren iş kazası olarak bildirme mecburiyeti varken bildirmedi. İkiyüzlü bunlar. İş cinayeti davasında işveren vekilliği yapıp sonra Soma’ya giden Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu gibi..”

ÖRGÜTLÜ MÜCADELE
Davutpaşa patlamasında 18 yaşındaki kardeşini kaybeden Hakkı Güleç ise, “Biz kaybettiklerimizi geri getiremeyiz. Örgütlü mücadele ediyoruz ki başkaları yanmasın. Örgütlü halk iş cinayetlerini önleyebilir” diye konuştu.

16 Eylül 2014 Salı

kapalı alanlara sıkışmış hareket özgürlüğü



kapalı mekanların hareket özgürlüğü fena halde sınırlıdır. içinde bulunduğunuz yapının koşularının ve daha vahimi yapının içinde sizinle birlikte yer alan kitlenin sorgusuz kabul ettiği normların esiri olma tehlikesini barındırır. dayanılmaz şekilde yapıyı ve kurallarını sürekli gözetmek zorunda olmak mecburiyetinde bırakılırsınız. şayet dayatılan koşullara uymadığınız takdirde yapının dışına çıkarılma, yalnızlaşma kuşkusuyla, cezalandırılmakla korkutulursunuz. neticede daha önce hiç olmadığı kadar yaralanırsınız. yaralanma fiziki yaralanma gibi sayılı günler dahilinde de olmaz. histerik bir durum alır. hadiseler aleminden hikayeler alemine göçene kadar acılı geçen bir evredir..
bunun için kapalı alan ve gruplardan uzak durmak, özgürlüğü özgür alanlarda aramak, sınıf tarihine, meydanlara, sokaklara, barikatlara göz atmak, diyalektiğin içinde barınan anomiyi, kaosu özümsemeye çalışmak, daha önce denenmemişi, yapılmamışı yapmaya çabalamak gereklidir.
yoksa ne kadar mantık dahilinde de gelse güzel sözler hayatta karşılığı olmayan yayımlarda yer almaya devam ederler.